The Lobster

Hazırlayan:    |    Tarih: 29 Mart 2016    |    Kategori: Film    |    4 Yorum

Uzun zamandır izlediğin hangi filmden çok etkilendin derseniz buyurun cevabı; The Lobster. Neden mi? Cevabı çok uzun bir soru bu neden. Bazen bazı soruların, soru hali çok kısa, cevabı çok ama çok uzun olur. Hatta o cevaplar yeterli olmaz o kısacık soruya. İşte bu soru da böyle bir soru. Ama dilim döndüğünce, pardon parmaklarım çalıştıkça anlatmaya çalışayım sizlere.

Film için ilk yapılan yorum absürt. İnternette arattığınızda karşınıza çıkan bu yoruma biraz katılıyorum biraz katılmıyorum. Çünkü absürtlük anlayışına uymuyor tam olarak. Filmin tam tanımı distopya olmalı. Hem de öyle bir distopya ki bu, birçok eseri içinde barındıran, büyük bir kütüphane gibi bir distopya. Tavsiyem eğer filmi izlemediyseniz önce izleyin daha sonra yazımı okuyun. Filmi izlemeden bu yazıyı okumayın lütfen.

Adettendir fragmanla başlayalım;

Film bir Yorgos Lanthimos filmi. Senaryo kısmında Yorgos Lanthimos, Efthymis Filippou ile birlikte çalışmış. Kendisini bundan sonraki ve önceki tüm çalışmalarında büyük bir ilgi ve merak ile takip ediyor olacağız. Oyuncu kadrosunda ise Colin Farrell, Rachel Weisz, John C. Reilly, Roger Ashton-Griffiths, Michael Smiley gibi oyuncular yer alıyor. Detaylı liste için; The Lobster IMDb Bu arada belirtmeden olmaz Colin Farrell’in gözümdeki değeri ve yeri çok değişti bu film ile birlikte.

Filmin açılışında bir eşeği silahla öldüren kadını görüyoruz. Son derece sinirli bir şekilde gidiyor, arabadan iniyor ve öldürüyor. Tabi bu açılış ile ne oluyor yahu diyoruz. Hiçbir şey anlamasak da bu açılıştan fark ediyoruz ki bu ilerleyen kısımlarda bize tokat gibi dönecek bir giriş. Sonrasında ise arabanın sileceklerinin arasından görüyoruz ki ölen eşeğin yanına giden arkadaşı diğer eşek ağır adımlarla ilerliyor ölü bedene doğru.

Geren ve rahatsız eden bir müzik ile başka bir dünyaya giriş yapıyoruz. Bu dünyada adamın biri bir otele giriyor gibi. Fakat bu otel sanki biraz farklı diğerlerinden, bir şeyleri düzeltmeye (!) yarayan bir otel burası. Yanınıza alabilecekleriniz sınırlı, yapabildikleriniz sınırlı. Her zaman her koşulda yalnızsınız. Otelde kalacağınız gün sayısı belirlenmiş durumda bu günlerin haricinde gününüz yok. Ama ormandan avladığınız yalnızlardan ne kadar çok getirirseniz o kadar çok gün kalabilirsiniz! Evet, işte burada işler biraz değişiyor.

Peki, aksi takdirde ne oluyor bir de ona bakalım. Yani gün sayınız bitti ve siz otelin istediklerini yapmadınız. Otelin istediği ne? Kendinize bir eş bulmak! Bu eş bulma işini yapamazsanız eğer sizi bir hayvana dönüştürüyorlar. Evet, yanlış okumadınız bir hayvan oluyorsunuz. Bunu sizi soruyorlar tabi ilk girişte ne olmak istersiniz diye. Colin Farrell yani filmin ana karakteri bu soruya ıstakoz cevabını veriyor (Lobster) Bu hayvana dönüştürme işlemi size neyi hatırlattı? Benim aklıma gördüğüm anda Franz Kafka’nın Dönüşüm adlı eseri geldi. Sistemden uzaklaşırsan ya da sistemin dışına çıkarsan bir hayvana dönüşürsün. Hem de kimsenin sevmediği istemediği, itip kaktığı bir hayvan olursun. Birebir örtüşen bir mesajı görmek beni çok heyecanlandırdı. Filme olan saygımın artmasına neden olan bir durum oldu.

Devamında ise yalnızların olduğu yani sistemin dışında olan insanların yaşadığı ormanı görüyoruz. Burada herkes yalnız, kesinlikle bir arada olunmamalı duygusal bir an olmamalı ve asla öpüşülmemeli. Bunlar, cezası oldukça ağır kurallardan birkaçı idi. Aslına bakarsanız otelde ki hayatın bir değişik hali diyebiliriz. Burada da aklıma gelen hemen şu oldu. Bir sistem var ve bu sistemi beğenmeyip çıkmak istiyorsun ama karşına çıkan sistemde diğer sistemden altta kalır değil. Aynı katı kurallar silsilesi burada da var. Her zaman bir sistemin içinde olmak zorunda oluşumuzun bir yansıması diye düşünüyorum.

Otel hayatında bir de hayatları çok güzel giden çiftler var. Bu çiftler en güzel zamanları yaşıyorlar. Bir süre sonra yatta yaşamaya başlıyorlar ve sonrasında normal hayata dönüyorlar. Burada olmalarının nedeni bakın size ne kadar güzel bir hayat sunuyoruz. Yapmanız gereken böyle bir hayata geçmek. Kendinize bir eş bulun hadi! Eğer bulamazsanız birer hayvan olacaksınız. Hayvandan farkınız yok çünkü. Bu hayat ne kadar lüks ne kadar güzel bakın. Yatta yemek yeniyor, lüks masalar kuruluyor. İnsansınız siz. İnsanlar bunları yapar hep…

Bir kaç ayrıntı çok ilgimi çekti. Örneğin ana karakterin sırtına krem sürme sahnesi. Burada oldukça başarısız oluyor çünkü zor bir yerde sürmesi gereken yer. Burada birine ihtiyacı var. Bir diğer ayrıntı ana karakterin daha doğrusu hemen hemen tüm karakterlerin bir eş ararken mutlaka onlarla benzer özelliklerinin olmasına dikkat ediyor. Burnu kanayan kız için kendi burnunu kanatan adam, gözleri bozuk birini arayan ana karakterimiz gibi. Bariz olarak bir benzerlik olmalı. İşte bu bize dayatılanlardan birisi bu, dikkat ederseniz ilişkilerde sürekli olarak bir uyum olması gerektiği savunulur.

Film sürekli olarak tokatlar atarak ilerliyor sanki. Gözümüzün önüne birçok sistem metasını koyuyor ve bunları bu distopya içinde harmanlayarak sunuyor. En sonunda ise esas darbesini indiriyor. Ana karakterin istediği kadın kör olduğunda -daha doğrusu ameliyatla kör edildiğinde- ana karakter bir anda kadından soğumaya ve uzaklaşmaya başlıyor. Neden? Çünkü ortak nokta kalmıyor artık. Artık o bize yakın değil. Fakat en sona geldiğimizde kadınla ortak bir nokta olabilmesi için ana karakter bir bıçak alıyor ve gözüne dayıyor. Kendisini de kör ederek ortak noktayı yakalamak için. Fakat bunu yapıp yapmadığını bize bırakıyor. Her insanın kendine göre bir son yazdığı bir an.

Benim için cevabı çok zor olan bir son. Yaptım deyip hayatıma devam edebilirdim. Ama bu büyük bir yalan büyük bir kandırma olurdu. Bu konuda büyük bir takıntısı olan bir insan için baktığımızda ise sanırım yapardı. Ama son sahnede kadın uzun bir süre bekliyor masada. Gelen giden olmuyor. Belki de hiçbir şey söylemeden çekip gidiyor. Ne olduğunu bilemediğimiz anlardan biri.

Aslında verilmesi gereken nedir peki? “İnsanın hissetmediği hâlde hissediyor gibi davranması, hissettiği hâlde hissetmiyor gibi davranmasından daha zor” Sahte hayatlarımızın sert bir eleştirisi olarak karşımıza çıkan The Lobster sadece bunu değil, beraberinde sistemin sert bir eleştirisini de sunuyor.

İzleyin, izletin dediğim bir filmdir.

The Lobster

the-lobster-2

4 Yorum

  • eren dedi ki:

    Benim en bayıldığım yerleden biri Colin Farrel’in karakterinin misafirlikteyken anlattığı Akdeniz adaları tatili planı ve ardından liderlerinin bu sohpetle iyi iş çıkardın gibi adama iltifat etmesi.
    Bir de yine bayıldığım sen de değinmişsin; çifler arasında ortak kusur, ya da benzer özellikler ve uyum olma mecburiyeti var. Bu yöndeki toplum baskısının radikalleşmiş hali. Öyle değil mi? Ne senden fakir mi, çirkin mi, sakatlığımı var diye aşıkları ayıran, bizleri sınırlayan, aslında eş seçmedeki özgürlüğümüzü elimizden alan mentalite.

    • Metin Yılmaz dedi ki:

      Evet o kısmı unutmuş olmalıyım beni de çok etkilemişti. Anlatım çok iyiydi ve adamın hayallerinde uzaklaşması ama yüzünde ruhsuz bir bakış olması. İyi iş çıkardın demeleri rol yaptığını sanmaları ama aslında adam gerçek bir şeyi anlatıyordu. Belki de o da yalandır bilemeyiz tabi.
      Çiftler arasında uyum olmazsa olmaz olarak verilmiş ve bunu çok iyi işlemişler. Birinin burnunu bilerek kanatması ve bunu sert zeminlere vurarak yapması hiç abes durmuyor bir süre sonra. Bunun en büyük nedeni bize verilmiş olan bu tip toplumsal kuralların, içimize, özümüze işlemiş olması.

  • filmi izledim dedi ki:

    Film efsane. Daha önce izlemiştim tekrar izlemek istedim siz çıktınız. Güzel anlatım yapmışsınız elinize sağlık

Cevap bırakın

Mail adresiniz yayınlanmayacak.